[ Bu yazı 28.07.2016’da Duygu Nil Özer tarafından kaleme alınmış olup Sendika.org‘dan alınmıştır ]

Kültür de bazen ten renginiz kadar “dokunulmaz” bir forma dönüşebilir. İşte Türkiye, mülteciler meselesinde tam olarak bu çizgide kalmış ve bunu geleneksel medyada olduğu kadar yeni medyada inşa etme olanağı bulmuştur

Geleneksel medya sürekli olarak egemen söylemin inşasına katkıda bulunurken, sosyal medya ya da “yeni medya” diye adlandırdığımız mecralar bize biraz da olsa nefes alma imkanı sunuyor. Ancak son dönemde bunun aksini düşündürecek ırkçı, ayrımcı ve nefret içeren söylemlerin mecralar değişse dahi halkın dilinden kolay kolay yok edilemeyeceğine işaret ediyor.

Sosyal medyanın özgürleştirici gücüne dair söylenecek çok fazla şey yok elbette. Her birimizin muhabir, köşe yazarı, kanaat önderi olmasına bazen yalnızca 140 karakter yetiyor. Buradaki esas mesele ise toplumun içerisinde ve siyasi söylemlerin ağırlığıyla biçimlenmiş, alternatif okumalara açık olmayan bireylerin tam da bu özgürlüğü nasıl ırkçılık çizgisine kadar uzatabildikleri meselesi. Hatta ve hatta bu yapılan ırkçılığın da artık yalnızca biyolojik temellere dayanmadığı noktası. Kapitalist sürecin ayakta kalabilmek ve sürekliliğini devam ettirebilmek adına pek çok kavramın içerisini yeniden doldurduğunu biliyoruz. İşte ırkçılığın da bu yeniden tanımlanmış sunuş biçimi karşımıza yeni ırkçılık adıyla çıkıyor.

“Peki nedir bu yeni ırkçılık” sorusunun yanıtı ise aslında her birimizin gün içerisinde pazardan otobüse, Twitter’dan siyasi liderlerin konuşmalarına kadar gözlemlediğimiz bir söylem bütünü diyebiliriz. Günümüz konjonktüründe küreselleşme, göç gibi sebeplerle bir araya gelmek zorunda kalmış toplumların biyolojik farklılıklar üzerine kurulu ırkçılık yerine o toplumun kültürel ve sosyal farklılıkları üzerinden bir dışlama pratiği oluşturarak “öteki”sini yaratmasıdır. Yani yeni ırkçılığın” ideolojik arka planını, merkezinde göçmenlik bulunan “ırksız ırkçılık” olarak tanımlamak yanlış olmayacaktır.

“Irk, Ulus ve Sınıf” kitabında bu oluşumun temellerine değinen Etienne Balibar şöyle tanımlar yeni ırkçılığı: “Gerçek, bütüncül toplumsal görüngü, farklılık işaretlerinin (isim, derinin rengi, dinsel ibadet) etrafında eklemlenen ve korunma hayalinin, zihinsel ürünleri olan söylemlerde, temsillerde ve pratiklerde (şiddet, hor görme, hoşgörüsüzlük, aşağılama, sömürü biçimlerinde) yer almasıdır.” Bu da demektir ki kültür de bazen ten renginiz kadar “dokunulmaz” bir forma dönüşebilir. İşte Türkiye, mülteciler meselesinde tam olarak bu çizgide kalmış ve bunu geleneksel medyada olduğu kadar yeni medyada inşa etme olanağı bulmuştur.

Son yapılan araştırmalar Türkiye’de Twitter mecrasının en fazla haber ve yorum okumak, gündemi takip edebilmek için kullanıldığını kanıtlamış durumda. Bu zaten şaşırılacak bir şey olmadığı gibi basın özgürlüğünün kısıtlandığı her ülkede benzer reaksiyonların gözlemlenmesi oldukça olasıdır. O yüzden benim kanaatim, sosyal medyada yeni ırkçılığın daha çok Twitter ekseninde kendisine yer bulabildiğidir. Son birkaç haftayı ele alacak olursak #ÜlkemdeSuriyeliİstemiyorum, #Suriyeliİstemiyoruz, #SuriyeliDefol gibi pek çok hashtag gördük. Bu hashtagler görünürde bir millet üzerinden yapılmış ırkçılık görüntüsü verse de altında yazılanları incelediğimizde, “biz”e uygun olmayan kültürleri, “görgüsüzlükleri”, “erkek” gibi savaşamamış olmaları üzerinden bir ötekilik üretildiğini görüyoruz.

Yani mültecilerin, geleneklerini, kültürlerini resmi olarak onaylanmış sisteme entegre edemiyor olmasıdır. Bunu yaparken de her ayrımcılıkta olduğu gibi birbirinden beslenerek gelişmektedir. Örneğin cinsiyet ayrımcılığı, nefret söylemi vs. olmadan bir ırkçılık düşünmek zordur. Bir başka bakış açısıyla da toplumlardaki sınıf farkını meşrulaştırıp ayrımları kesin çizgilerle çizmektedir.

Bunları gözlemlemek beraberinde bir çözüm getirmese de bunun çözümsüz olduğu umutsuzluğuna kapılmakta bir o kadar yanlıştır. Son olarak yine Balibar’ın önerdiği bir çözüm ile bitirecek olursak;“Yok olmayan ancak dönüşen ırkçılığın ortadan kalkması yalnızca kurbanlarının başkaldırmasını değil, aynı zamanda bizzat ırkçıların dönüşümünü ve sonuç olarak ırkçılığın var ettiği cemaatin iç çözülüşünü gerektirir. Durum bu açıdan tamamen cinsiyetçilikle benzer niteliğe sahiptir.”

Daha açık şekilde, cinsiyetçiliğin aşılması, hem kadınların hem erkeklerin başkaldırması ile çözülebilir. Bu günümüz ırkçılığında da sayıca “baskın” olan kesimde olsak dahi olmamız gereken konum ayrımcılığa uğradığına inandığımız kesimdir.

Her alanda ısrarla üzerinde durulduğu gibi ırkçılığın dönüşümü de ne yönde olursa olsun birlikte ortak bir mücadele geliştirilmesi ve bunun da ırk değil sınıf bilinciyle olması gerekmektedir. Gelecek günlerde bu bilince daha fazla ihtiyaç duymamız gerektiği ise oldukça açıktır.